"Toprak sonsuz ve bahşedilmiş bir kaynak değil...”

Prof.Dr. Ayten Namlı

Toprak sonsuz ve bahşedilmiş bir kaynak değil, kırılgan, yenilenemez ve gıda güvenliği ve sürdürülebilir geleceğimiz açısından mutlaka korunması gereken bir varlıktır”

 

İnsan ve pekçok canlının yaşamsal ihtiyaçlarını karşılaması açısından toprak en önemli kaynağımız. Fakat yanlış tarım tekniklerini uygulayarak, bilinçsiz gübreleme ve tarımsal mücadele ilaçlarını kullanarak, atık ve artıkları, zehirli ve tehlikeli maddelerle toprağın fiziksel, kimyasal, biyolojik ve jeolojik yapısının bozulmasına neden oluyoruz. Toplum olarak, hayatımızda bunca önemli yeri olan toprağa acaba gerekli değeri verebiliyor muyuz? Ya da onu yeterince değerlendirebiliyor muyuz? Her gün o kadar çok çevre ve doğa tahribatı haberi ile karşılaşıyoruz ki; üzülmemek, endişe duymamak elde değil. Oysa günümüzde doğayı, çevreyi korumak; toprağı sahiplenmek ve onu doğru işleyip değerlendirmek, bizce en yaşamsal konuların başında gelmeli...

 

Toprak oluşumunun başlangıcında kaya ve taşların çözülmesi olayı gelmektedir. Kayalar ve taşlar, dış olayların etkisi altında zamanla değişikliğe uğrayarak taşı oluşturan mineraller arasındaki bağ gevşer ve taş parçalara ayrılır ve ufalanır. Bu şekilde çözülmeye uğrayan kaya ve taşların yüzeyi zamanla, ayrışmış mineraller, organik maddeler ve mikroorganizmalardan oluşan bir örtüyle kaplanır. Bu örtüye toprak denir. Yerkabuğu üzerinde yer alan toprak tabakasının kalınlığı birkaç cm den, 2-3 m’ye kadar olabilir. Topraklar iklim, canlılar, ana materyal, topoğrafya ve zaman faktörlerinin etkisi altında oluşmaktadır. Bunlardan iklim ve canlılar toprak oluşumunda aktif rol oynarken, ana materyal, topoğrafya ve zaman pasif faktördür.

 

Türkiye’nin toplam tarım arazisi (işlemeli tarım ve meralar) miktarı 38 milyon 428 bin hektardır (TÜİK, 2013). Toplam ekili ve dikili alanların yaklaşık %17’sinde sulu tarım, %83’ünde ise kuru tarım yapılmakta, toplam ekilen alanın yaklaşık %17’si nadasa bırakılmaktadır. İşlemeli tarıma uygun olan yaklaşık 5 milyon hektar alan yetenek sınıfı dışında ekonomik olmayan bir şekilde değerlendirilmekte, buna karşılık yaklaşık 5 milyon hektar alan işlenmeye elverişli olmadığı halde işlemeli tarımda kullanılmaktadır.

 

Ülkemizde 1990’lı yılların başından itibaren tarım arazilerinin tarım dışı amaçlarla kullanıma tahsis edilmesi, sektörden tasfiye olan küçük ölçekli işletme arazilerinin bir kısmının tarım dışı kalması, yanlış tarımsal uygulamalar nedeniyle gerçekleşen toprak bozulumu, kırsaldan kente göç ve mülkiyet sorunlarından dolayı tarım arazilerinin miktarı azalmaya başlamıştır.

Sanayileşme, nüfusun hızla artması ve köyden şehre göçün başlaması, yeni yerleşim alanlarına olan ihtiyacı arttırmıştır. Bunun sonucu olarak şehirlerde plansız ve kontrolsüz yapılaşmalar olmuş ve şehir çevrelerindeki tarım arazilerine doğru yayılmalar başlamıştır. Şehirlerin etrafındaki bağ, bahçe ve tarla arazileri büyük bir hızla yeni yerleşim bölgelerine dönüşmüştür. Ülkemizde 1. sınıf tarım arazileri, sanayide kullanmanın ülke kalkınmasını ve sanayisinin önünü açacağını belirterek kamu yararı gerekçesiyle tarım dışı amaçla kullanıma tahsis edilmektedir. Bu ve buna benzer uygulamalar, ülkemiz topraklarının en önemli sorunu tarım arazilerimizin amaç dışı kullanımını beraberinde getirmiş, topraklarımız, hızlı bir şekilde yerleşim yerine ve sanayinin kullanımına açılmış ve amaç dışı kullanımında önemli artışlar yaşanmıştır. Uzun yıllar boyunca milyonlarca dekar birinci ve ikinci sınıf tarım arazisi, konut, sanayi ve turizm yapılaşmaları yüzünden elden çıkmakta ve araziler kabiliyetlerine uygun kullanılmamaktadır.

 

Toprakta nitelik ve nicelik açısından uygun olmayan bileşiklerin bulunması sonucunda Toprak Kirlenmesi meydana gelir. Bu bileşikler ağır metaller, pestisitler, petrol atıkları (hidrokarbonlar), hormonlar, organik bileşikler ve radyoaktif atıklar şeklinde gruplandırılabilir. Ev ve sanayi atıkları toprağa zarar vermeyecek şekilde toplanıp imha edilmek yerine herhangi bir koruma tedbiri almadan toprak üzerine boşaltmak suretiyle de toprak kirliliği meydana gelmektedir. Toprak kirliliğinin çevre sağlığı açısından en önemli etkisi, topraktaki kirleticilerin bitki bünyesine geçerek ya doğrudan ya da bu bitkilerle beslenen hayvanların besin olarak tüketilmesi sonucu insan bünyesine geçmesidir. Toprağın kirlenmesine neden olan etmenlerin başında kimyasal gübreler gelmektedir (gübrelerin etkileriyle ilgili detaylı bilgi aşağıda verilmiştir). Kimyasal gübrelerin yanı sıra tarımsal mücadele ilaçları da (pestisitler) toprağın kirlenmesinde önemli etkilere sahiptirler. Pestisitlerin devamlı kullanılması sonucunda bazı hastalık etkeni organizmalar zamanla kendilerini etkileyen kimyasal maddelere karşı dirençli hale gelebilmekte, bazı pestisitler kolaylıkla biyo-ayrışmaya uğramayıp uygulandıkları veya taşındıkları çevrede dirençli olarak kalmakta aynı zamanda pestisitler hedef olarak seçildiği zararlı ve hastalık etmeni organizmaların dışındaki diğer canlıları da etkileyebilmektedirler.

 

Gübre kullanımının çevreye etkileri, toprak asitleşmesi, toprak kirlenmesi, suların kirlenmesi ve ötrofikasyon ve sebzelerde nitrat birikimi, hayvan gübresinin yakılması, kentsel atıkların gübre olarak değerlendirilmesi ve arıtma çamurlarının gübre olarak kullanılması şeklinde sıralanabilir. Toprağın verimini artırmak için yapılan gübreleme, bazı hallerde büyük sorunlar yaratabilmektedir. Gübre uygulanacak toprağın özelliklerini bilmeden yapılan gübreleme neticesinde ihtiyaç duyulandan fazla gübre kullanılarak randıman düşmesine, gereksiz para ödenmesine ve çevre kirlenmesine, ihtiyaç duyulandan daha az gübre kullanılarak da ürünün gübreden yeterince yararlanamamasına ve gübreye ödenen paranın dahi karşılanamamasına, bitkilerde yanma ve kuruma, ürün kaybı ve toprak asitleşmesine neden olmaktadır. Aşırı azotlu gübreleme tarımsal uygulamalarda ürün kalite ve miktarı üzerine ters etkiler yapmaktadır. Topraktan yer altı suyuna geçen azot sağlık ve ekolojik etkilere neden olmaktadır. Suda nitrat azotu miktarının artması çocuklarda methemoglobin ve siyanoza (morarma) neden olmaktadır.

 

Ayrıca azot ve fosforun sularda birikimi ötrofikasyona takiben de göllerin sığlaşmasına neden olmaktadır. Toprakların fosforlu gübrelerle kirlenmesi azotlu gübrelerden daha büyük boyutlardadır. Nitratla kıyaslandığında fosfatlar toprak profili içinde düşük hareketliliğe sahiptirler. Bu nedenle derin katlardaki taban suyunda fosfat zenginleşmesi, nitrat kadar fazla değildir. Fosforlu gübrelerin bileşiminde bulunan kadmiyum (Cd) metali tehlike oluşturmaktadır. Toprakların Cd gibi metallerce kirlenmesinde özel bir tehlike vardır. Çünkü bu elementlerin topraklara bulaşması ve birikmesi geri dönüşümsüz niteliktedir. Fosforlu gübrelerin yapısında bulunan Cd aşırı gübre kullanımına bağlı olarak toprakta birikmektedir. Yüksek oranda Cd içeren fosforlu gübrelerin fazla miktarlarda her yıl uygulanması zamanla toprakta Cd miktarının yükselmesine neden olabilmektedir. Ülkemizde kimyasal gübre yönetmeliğinde ağır metaller için sınır değer bulunmaması ise bu metallerin gübrelerle toprağa ulaşmasında etkili olmaktadır.

 

Hasat sonrası üreticiler tarlada kalan anızı, toprağı sürmeyi zorlaştırması ve yakıt tasarrufu etmek istemelerinden dolayı yakmaktadırlar. Oysa anızın yakılması sonucunda başta içerisinde toprağı besleyen bütün besinleri içeren organik madde olmak üzere inorganik maddeler ortadan kalkmakta, öte yandan toprakta bulunan toprak canlıları yok olmaktadır. Organik madde ve canlıların yakılması sonucunda topraklar verimsizleşmektedir. Ayrıca anız yakılması ile oluşan duman ve kül rüzgârın etkisiyle solunum yollarında tıkanmalara neden olabilmektedir. Toprak işlemeyi kolaylaştırdığından anızı yakan üreticilerin bunun toprağın ekolojisini bozduğu, toprağı verimsizleştirdiği ve toprağın eski haline gelmesinin çok uzun zaman gerektirdiğini unutmamaları ve anızı yakmaktan mutlaka kaçınmaları gerekmektedir.

 

Çölleşme/arazi bozulumu dünyanın birçok ülkesinde yaşanmakta olan ve bir milyardan fazla nüfusu doğrudan etkileyen küresel bir olaydır. Çölleşme/Arazi bozulumu dünyanın hemen her yerinde farklı arazi yapılarında gerçekleşse de genelde kurak bölgelerde gerçekleştiğinde çöllerdekine benzer şartlar oluşturur ve bu nedenle arazi bozulumu kavramı genelde çölleşme olarak anılmaktadır. Çölleşme/arazi bozulumu tanımı, insanların geçimlerini sağladıkları tarım arazileri, meralar gibi üretim sahalarındaki toprak ve vejetasyon özelliklerinin bozulumudur.

Çölleşme/Arazi bozulumu sonucunda gıda üretiminde azalma, ekonomide zayıflama ve buna bağlı olarak insanların göç etmek durumunda kalması söz konusudur. Benzer şekilde arazi bozulumu nedeniyle yeryüzünün karbon tutma kapasitesi olumsuz yönde etkilenmekte bu da iklim değişikliğinin hızlanmasına neden olmaktadır.

 

Türkiye, iklimi, topoğrafyası, jeolojisi, hidrolojisi, bitki örtüsü, işlemeli tarıma uygun olan ve olmayan arazi varlığı, mera ve orman alanlarının özellikleri ve nüfus etkisi bakımından çölleşme ve erozyon riskiyle karşılaşması muhtemel bir ülkedir. Dünya Çölleşme Tehlikesi Haritasında Türkiye’nin önemli bir bölümü çölleşmeye hassas olarak gösterilmektedir. Türkiye’de arazi kullanımının büyük bölümünü oluşturan tarım arazilerinin %59’u, meraların %64’ü, orman arazilerinin %54’ü çeşitli şiddette erozyona maruz kalmaktadır. Türkiye’de toprağı kökleri ve gövdeleriyle yerinde tutan orman, maki, fundalık, çayır ve mera arazi örtüsünün yok edilmesi, eğimli tarım arazilerinde yanlış toprak işleme uygulamaları, eğim yönünde sürüm yapılması ve dik eğimli ve sığ VI. ve VII. sınıf arazilerin işlenmesi sonucunda tarım arazilerindeki erozyon hızlanmaktadır.

 

Ülkemizde arazi bozulumu ve erozyon nedeniyle üretimde gelir kayıpları yaşanmakta ve çiftçiler olumsuz etkilenmekte, bozulan gelir durumu nedeniyle üretim alışkanlıklarını değiştirmekte ve sürdürülebilir olmayan yöntemlere doğru kaymaktadırlar. Arazi bozulumunu takiben yaşanan bu verim kaybını telafi etmek için kimyasal gübre ve pestisit gibi girdi maddelerine olan ihtiyaç artmakta ve bu durum çiftçileri içinden çıkılmaz durumlara sürükleyebilmektedir. Tüm bu süreç sonucunda çölleşme/arazi bozulumunun etkileri daha da artmaktadır.

 

Ülkemizin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesinden (BMÇMS) doğan yükümlülükler kapsamında üye ülkeler kendi ulusal strateji ve eylem planlarını hazırlamışlardır. Bu kapsamda Türkiye Orman ve Su İşleri Bakanlığı önderliğinde 2005 yılında ulusal eylem programını hazırlamış, 2014 yılında da eylem planını revize etmiştir. BMÇMS’ne göre ülkelerin çölleşme/arazi bozulumunu önlemek için Sürdürülebilir Arazi Yönetimi (SAY) teknolojilerini geliştirmesi ve uygulaması; farklı seviyelerde kapasite artırımı ve bilinçlendirmeyi sağlaması; çölleşme/arazi bozulumu ve kuraklık ile SAY uygulamalarının izlenmesi için altyapı oluşturması; değerlendirme/bilimsel çalışmaları hızlandırması; bilgi yönetimi ve karar destek sistemlerini oluşturması; politika, yasal mevzuat ve kurumsal çerçeveleri sağlamlaştırması; finans ve kaynaklarını harekete geçirmesi ve katılımcılık, işbirliği ve ağ oluşturma yaklaşımlarını kullanması gerekmektedir.

 

Toprak verimliliğini sürdürülebilir kılmada en önemli etken toprağın organik madde içeriğidir. Toprağın organik madde miktarı sürekli optimum düzeyde tutulmalı, bu amaçla ahır gübresi, torf, leonardit, biochar, humik asit gibi organik materyallerin kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Gübresiz tarımın düşünülemeyeceği günümüzde gübre mutlaka kullanılması gereken önemli bir girdidir, ancak gübrelerin çevreye yapmış olduğu olumsuz etkileri azaltmak/ortadan kaldırabilmek için gübre kullanımında gerekli hassasiyetinin gösterilmesi ve bazı tedbirlerin alınması gerektirmektedir. Toprak analizleri mutlaka yaptırılmalı ve analiz sonucuna göre gübreleme programının uygulanması çok önemlidir. Gübrelemede dikkate alınması gereken diğer konular ise, yağmurlu havalarda yüzeye atılacak gübrenin meyilli tarlalarda yüzey akışlarıyla nehir ve göllere taşınacağı unutulmamalı, N ve P’lu gübreler mutlaka toprakla karıştırılmalı, N’lu gübrenin tamamı bir seferde vermek yerine bitkinin en fazla gereksinim duyduğu dönemlerde verilmeli, hasattan sonra nitrat yıkanmasını önlemek için sap, saman artıkları toprağa karıştırılmalı, arazi boş bırakmamalıdır. Üreticilerin hassas olması gereken diğer önemli konu arazi sürümü konusudur. Geleneksel toprak işleme teknikleri toprakta önemli miktarda organik madde kaybı ve erozyona yol açarken, korumalı toprak işleme uygulamalarıyla organik madde miktarında önemli artışlar görülmektedir. Toprakta yanlış toprak işleme sonucunda kök yatağının aşırı sıkışması veya toprak işleme derinliği altında sert bir taban taşının teşekkül etmesi sonucunda sıkışma meydana gelir. Sürümle ilgili bir diğer önemli konu ise üreticilerin düzeç eğrilerine paralel sürüm yapmaya özen göstermeleridir. Toprağa gereğinden fazla uygulanan suyun bitkilere fazladan bir yarar getirmediği akıldan çıkarılmamalı, kullanılacak sulama suyu miktarının toprakta bitkinin oksijen ihtiyacını engellemeyecek miktarda olmasına dikkat edilmeli, buharlaşan kısım minimum seviyede kalarak toprak tuzlanmasına neden olmamalı, toprağı kirletmeyecek ve yapısını bozmayacak kalitede sulama suyu kullanılmalıdır.

Toprak sonsuz ve bahşedilmiş bir kaynak değil, kırılgan, yenilenemez ve gıda güvenliği ve sürdürülebilir geleceğimizdir.

 

Prof.Dr. Ayten Namlı

Toprak Bilimi Derneği Başkanı